HABER AKIŞI

Olgun insanlarla olgunlaşan bir çevreye muhtacız

 Tarih: 11-01-2019 09:26:41
Konuk Yazar-Yavuz BAHADIROĞLU

Bir taraftan “önder insan yetişmiyor” diye ağlarken, bir taraftan da fatihler yetiştirmiş bir milletin torunları olduğumuzu hatırlamamız lâzım: Acaba onlar nasıl yetişti? Gelin Fatih Sultan Mehmed’i yetiştiren eve ve çevreye bu açıdan bakalım.

Bir ev düşününüz ki, içinde yaşayanların hiç biri, hiç bir sabah namazını kazaya bırakmıyor.

Bir ev düşününüz ki, günün her saatinde kubbeleri Kur’ân tilavetinin insanı vecde getiren ilâhî terennümüyle yıkanıyor; odalarında, salonlarında, koridorlarında ezanlar, nâatlar, münâcatlar, ilâhîler dolanıyor.

Bir ev düşününüz ki, küçükten büyüğe herkes hayrat düşünüyor, iyilik konuşuyor; adımlar “sevap” ve “günah” kavramlarının şuurunda atılıyor.

Ve bir ev düşününüz ki, devrin en müttakî, en kabiliyetli âlimleriyle dolup taşıyor; askerlikten mantık ilmine, matematikten astronomiye, tarihten siyasete kadar çok şey bir arada konuşuluyor. İşte bu ev Fatih’in evidir.

Buna saray değil de ev demem bilinçli bir seçim: Zira İstanbul’un fethine kadar Osmanlı padişahlarının bir sarayı yoktur. Sanki kendilerine sarayı çok görmüşler, Peygamber müjdesine ulaşmadan kendilerini saraylarda oturmaya lâyık bulmamışlardır. 

Gerek Bursa’da, gerekse İstanbul’da, sıradan evlerden belki birazcık büyük meskenlerde ikamet etmişler, İstanbul’u aldıktan sonra bile uzun müddet sadece Topkapı Sarayı’yla yetinmişlerdir. 

Diğerleri yıkılış devrinin mahsûlüdür ve âdeta çöküşü şaşaa ile maskeleme endişesinden doğmuşlardır —Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız vs.— Hepsi de Avrupa’ya karşı “Yıkılmadık, ayaktayız” mesajı verme telâşının elemli mahsulâtıdır. 

Ama Avrupa bu gösteriye aldanmamış, Osmanlı ihtişamının mânâdan maddeye, muhtevadan şekle intikalini dudaklarında müstehzi bir tebessümle seyretmiş, hattâ borç para vermek suretiyle bu gösteriyi tuhaf bir intikam hissi içinde desteklemiştir.

O günleri de gelecek günlerde yazma temennisiyle, büyük saraylarda küçülmüş irade devrini istikbale havale edip, küçük mekânlara sığmayan, sığmayıp İstanbul’a taşmaya karar veren büyüklüğün hikâyesine dönelim.

Bir insanın yetişmesinde çevrenin önemini inkâr kabil değildir...

En azından üzerine titrenen kişinin çevre tarafından ifsad edilmemesi gerekir. Sultan Mehmed’in yetiştiği çevre, olgun insanların olgunlaştırdığıbir çevredir.

Mahalle şuuruyla oluşmuş gözetim mekanizması, çocuğu hem gözlemlemede, hem de doğru örneklerle doğruya yönlendirmektedir. 

Çocuklara  “adam” muamelesi yapılmaktadır. Onlara selam verilmekte, selamları alınmaktadır. Böylece çocuk kendine güveni ve kişiliğine saygıyı öğrenmektedir.

En önemlisi herkes helâlinden kazanmakta, helâlinden yaşamakta, “kalan alışverişinizi komşu dükkândan yapın, o da nasiplensin” diyebilecek kadar tok gözlü davranmaktadır. 

Gerçi “önder insan”, sırf muhitin, çevrenin itelemesiyle değil, Allah vergisi kabiliyetlerini sonuna kadar seferber ederek geceli, gündüzlü çalışmak suretiyle yetişir... Ve “önder insanlar” kendi muhitlerini, çevrelerini yetiştirirler. 

İyi ya, Fatih’e gelene kadar Osmanlı padişahlarının hepsi, büyük oldukları için muhiti bu ölçüde teşekkül ettirmişler ve geleceğin fatihine sapa sağlam, dip diri, dinamik bir muhit intikal ettirmişlerdir. Önder isimler bu muazzam mirasın eseridir.

Bu yapıyı kaybedersek, kayboluruz! 

  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
Henüz anket oluşturulmamış.
HABER ARŞİVİ
LİNKLER
Yukarı